Ana içeriğe atla

Yazı yazmak zor iş

Yazı yazmak için müziğe ihtiyaç duyuyorum. Müzik olunca yazının içinde salınıp gitmek daha kolay oluyor. Kitap okurken hiç müzik dinleyemem ben. Kenarda hafif bir müzik çalsın ben kitap okuyayım, hiç olacak iş değil. Zaten yüksek sesle dinlemeyi seviyorum. Müzik her şeyi bastırmalı. Okuduğum metni de bastırıyor ve okuduğumdan bir şey anlamıyorum ama yazarken öyle olmuyor. Müzik yine son ses ve her şeyi bastırıyor, sadece yazı kalıyor ortada. Önce biraz aranıyorum o mu bu mu diye birkaç parça dinliyorum. Hahh tamam dediğim yerde döne döne aynı müziği dinlemeye başlıyorum.



Müzik gerçekten şeytan işi bir şey olabilir :) neye hizmet ettiğine dikkat etmek lazım. Herkes aynı şekilde etkilenmiyor tabii. Bazen kendimi bu açıdan çok korumasız ve dayanıksız hissediyorum. Bu kadar da umurunda olmamalı diyorum. Bu kadar narin, nazenin olmamalısın diyorum. Belki de herkes etkileniyor ama üzerine düşünmediği için etkilendiğinin farkında değildir, bilmiyorum.  
Bir süre önce telefonumdaki bütün müzikleri sildim. Biraz içim acıdı. Çok saatler döne döne dinlediğim parçalar vardı. İstesem yine yüklerim ama yüklemiyorum. Bazen kulağıma geliyor bir yerlerden, eski bir dostu görmüş gibi oluyorum. Sonra yola devam. Bir şeyleri hep tutmaya çalışmak yerine sessizce gidişine bakmak yaşlarına geldim. 

Ramazan boyunca Hz. Ömer dizisini izledim. 
Katar yapımı, müziklerini Fahir Atakoğlu yapmış. Hiç dizi izlemem ben. Tahammül edemiyorum ama bu diziyi sevdim. Fasih Arapça harika. Dublaj da tahammül edemediğim ikinci şey. İlk bölümden pek bir şey anlamasam da Arapçanın güzelliğinden izlemeye devam ettim. Bölümler ilerleyip kimin kim olduğunu ayırt etmeye başlayınca daha keyifli oldu. Sadece oyuncu olarak Hz. Hamza ve Hz. Ali’yi beğenmedim. Hz. Hamza çok ufak tefek, Hz. Ali de aynı Şia resimlerindeki gibi bir tip ve ses tonu hiç iyi gelmedi bana, çok yadırgadım. 

Hz. Ebubekir rolündeki Gassan Mesud’u çok beğendim. Başka bir filmde Selahattin Eyyübi’yi canlandırmış. Filmin adı Cennetin Krallığı. Selahattin Eyyübi’nin hayatı sandım, değilmiş. Gassan Mesud’un rolü çok az ama film güzel. Ben böyle savaşlı filmleri hiç izlemezdim fakat Hz Ömer dizisindeki savaşları izleye izleye alıştım sanırım. 

Diziden sonra dört halife dönemine dair bir okuma iştiyakı oldu. Kütüphanede ne varsa okuyorum. Henüz ilk iki halifedeyim. Geçen gün otobüste elimde Hz. Ebubekir kitabı vardı. Bir beyefendi öyle yekten lafa girip Hz. Ebubekir kaçıncı halifeydi dedi, birinci dedim. Sonra birlikte diğerlerini de saydık :) 

Lisedeyken sürekli sıralamayı karıştırdığımı hatırlıyorum. Bir şeyleri içini doldurmadan ezberlemeye çalışmak ne kadar verimsiz bir öğrenme şekli. Koridorda dolaşırken öğrencilerin yazar eser isimlerini ezberlemeye çalıştıklarını görüyorum. Sadece ezber, çünkü sınavda çıkacak ve sınavdan sonra unutulup gidecek. Eğitim sisteminin açmazlarını tartışacak değilim. İnşallah onlar da büyüdüklerinde kendi sevdikleri, merak ettikleri konular üzerinde derinlemesine okuyup yazacaklardır. İşte o zaman pek çok şeyi ezberlemeden biliyor olacaklar. Bu açıdan bakınca yaş almak hem güzel hem keyifli. Zamanla içimizde biriken, bizi biz yapan şeylerle, renkli bir çiçek buketi olup çıkıyoruz. Hangisini istersen onu kokla.

Muzaffer bey arada uğruyor ve ne anlatırsa anlatsın can kulağı ile dinliyorum, hepsi çok kıymetli. Seksek iki yıllık ömürden süzülenler. Hiçbir damlayı zayi etmemek lazım. Yaş deyince aklıma hemen o geldi.

İnstagrama yazı yazmayı bıraktım. Çevremdeki sınırlı sayıda insanla konuşmak daha gerçekçi geliyor artık. Buraya yazıyorum bazen ama akşam içimden şöyle bir cümle kurdum. Annem hayatta olsaydı gidip her şeyi ona anlatırdım ve hiçbir şey yazmama gerek kalmazdı 🥰 

Annem hep hasta idi, o zor zamanlara tekrar dönmek istemem ama ona bir şeyler anlatmayı özlüyorum. Evlerimiz çok yakındı. Vakitli vakitsiz, ne zaman gidersem gideyim, orada beni bekleyen ve anlattıklarımı ilgi ile dinleyen, tasdikleyen birinin olması çok rahatlatıcı bir hismiş. Rabbim inşallah bana oğlumu dinleyebileceğim, uzun ve güzel zamanlar nasip etsin. Hayatı tam anlamı ile sırtladığı, aile kurduğu, ebeveyn olduğu zamanlarda uzun uzun sohbet etme imkanımız olsun inşallah. 

TRT’nin Benim Annem Benim Babam diye bir programı var. Çoğunu birkaç izledim ama tekrar tekrar izlenesi bir program. 


Yazı yazmak zor iş, yazmaya yazmaya körelmişim. Daha önce kırk gün aralıksız yazma denemesi yapmıştım. Erbain serisi. Oradan anne babama dair yazdığım şu birkaç cümleyi de ekleyip yazımı bitireyim.

"Hanaylı evlerde dağa bakan pencereler önünde büyüyen, tarlada orak biçen, tütün dizip duvara asan ve ahir ömrünü balkonsuz bir evde tamamlayan annenin; evinin iki cephesi de baştan başa balkon olan kızıyım ben. Gözümün hep bulutta, kuşta, dağda olması ondan bence. 

Üç aylıkken memleketinden çıkmış ve bir daha toprağını hiç görmemiş, hiç okula gitmemiş, dokuz yaşında köylere gidip kalaycılık yapan, durmayı dinlenmeyi bilmeyen, elleri demir bükmekten nasır tutmuş bir babanın kızıyım aynı zamanda. O da ahir ömründe ilkokul diploması almak için ünlü harflerin noktaları ile cebelleşşip dururdu. Elimden kalemin defterin eksik olmaması da ondan bence. 

Annenin köyden gelip şehirde, dört duvar arasına sığdırılan dünyası ile babanın hiç okul sırasına oturamayan saf çocuk yüreğinin birleşimiyim ben."

Yorumlar

  1. Hafif müzikte okuyabiliyorum, el işlerimi yaparken ya spotify dan bir şeyler dinlerim ya da film izlerim . Artık son ses müzik dinleyemiyorum mesleki deformasyon bence.Zaten eve gelince 2-3 saat sessizlikte duruyorum ya da mutlaka uyuyorum Valla artık kafam hiç bir şey
    çekmiyor.
    Diziye daha başlayamadık. Şu sıralar YouTube üzerinden videolar çok izliyorum. TRT de ki anneler babalar programını da merak ediyorum, severim bu tarz programları.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder